Mitolojide İnsan ve Yaratılış

MİTOLOJİDE DÜNYANIN VE İNSANIN YARATILIŞ HİKÂYESİ

Bu öyküyü Heseidos’un ağzından dinleyelim…

 

mitolojideinsaninyaratilisi

Gök henüz yaratılmamıştı, yer de.. Hiçbir şey yoktu, hiç. Ne Tanrılar vardı o dönem, ne tek bir canlı hücresi, ne denizler, ne dağlar, ne bir ışık, ne bir ses, ne bir nefes. Milton o zamanı şöyle anlatır; Önce o Khaos vardı, sonsuz ölçüde o boşluk. Bir deniz kadar vahşi, deniz kadar karanlık.

Evet Yunanlılar hayat başlamadan önce büyük bir kaosun hüküm sürdüğüne inanıyorlardı. Sonsuzluk karmaşa, karışıklık barındırıyordu içinde, bu dipsiz kuyu adeta içine aldığı her şeyi yutuyordu, ürkütücü, bilinmez, hiçlik duygusunu kavramak zordu zaman ve mekana bağlı insanoğlu için..

Aniden bu kaosun içinden iki varlık doğdu; gece ve ölüm.. Uzun zamanlar boyunca evren böyle kaldı, ta ki bir ana kadar…

Aristophanes şu dizelerle anlatır bu anı;

Karanlık, derin göğsüne Erebos’un

Bir yumurta bıraktı, mevsimler geçti

Ve sevgi doğdu birdenbire, özlenen,

Parıldayan, altın kanatlı Sevgi.

Karanlığın, dipsiz kuyunun içinden çıktı Sevgi, çıkmasıyla da Gün ve Işığı da beraberinde getirdi. Artık yeryüzünün yaratılma zamanı gelmişti. Bir anda o da yaratılmıştı, sevgi açmıştı onun yolunu…

Heseidos yeryüzünün yaratılışını şu dizelerle anlattı bize;

…Geniş göğüslü Yeryüzü,

Her şeyin temeli olan güzel Yeryüzü

Ayağa kalktı; önce yıldızı Gök’ü

Doğurdu, kendini sarsın, çevrelesin,

Ve kutlu tanrılara yuvalık yapsın diye.

Mitolojide yer alan canlı ve cansız her varlığın bir kişiliği, yapısı vardı. Gökyüzü göz alıcı maviliğiyle her yeri kuşatıyordu, insanlar gibi davranışları vardı onun. Kimi zaman yıldızlarla süsleniyor, kimi zaman kara bulutlarla kapanıyor, şimşekler salıyordu yeryüzüne. Yeryüzünün de öyle, günler geçtikçe, mevsimler değiştikçe yer de değişiyor kışı başka, baharı başka, yazı başka davranıyordu. Peki denizler? Onlar da sürekli değişiyordu, bazen dingin, bazen ürkütücü, çılgın dalgalarla adeta karakterini gösteriyordu Yunan halkına..

Ama daha can yoktu, nefes hala yoktu. Taa ki Yeryüzü Ana ve Gök Baba’nın çocukları gelene kadar. Onlar ilk Tanrılardı, Çok kutsal, sevilen, uğruna törenler yapılan, korkulan, sakınılan Tanrılar.. Yunanlıların hayatı oldu onlar, onlarla sevindiler, onlarla üzüldüler. Tanrılar olmadan bir hayat düşünülemezdi, ne de olsa her şeyin sahibi onlardı..

Mitolojiye göre önce birçok canavarlar vardı yeryüzünde; üç Kyklop yeryüzünde hüküm sürmeye başladı önce. Yüz elli kafalıydılar, alınlarında tekerlek kadar, çok kocaman bir göz vardı. Bu nedenle onlara Tekerlek Gözlü (Kyklop) denirdi. Daha sonra da Titanlar geldi. Bunlar Kykloplar kadar bozguncuydular, ancak o kadar zalim değildiler.

Peki nerden gelmişti bu yaratıklar ? Tabi ki Gök Tanrısı onları yaratmıştı, daha birçok yaratılmış varlık vardı, sevmedi çocuklarını Gök Tanrısı. Ve bir kısmını yeryüzünün altına gizledi, Titanlar (Birbirinin kardeşi olan Tanrılar) ve Kykloplar hariç..

Titanlar içinde sadece Kronos karşı geldi Gök Tanrısına. Kardeşlerine neden böyle haksızlık yapılıyordu, buna göz yummayacaktı. Babasına karşı çıktı, savaştı ve onu bıçakla yaralayacak kadar ileri gitti Kronos. İşte o zaman ilk kan aktı ve bu kandan Devlet ve Erinysler doğdu.

Karanlıkta yürüyenlerdi Erinysler; vazifeleri ise yeryüzünde kötüleri yakalamaktı. Zalimliğin peşine düştüler, bu nedenle de onlar ayrı tutuldu diğerlerinden, yaşamalarına izin verildi..

Hakimiyet, güç Kronos’taydı artık.. Tanrılar Tanrısıydı Kronos, Roma Mitolojisinde Saturnus’du onun adı. Hem kızkardeşi hem de karısı olan Rhea ile birlikte yönetiyordu yeryüzünü. Güçlüydü Kronos, hiç kimse tarafından yenilemez görünüyordu. Ama biliyordu sonunu Kronos! Kendi çocuklarından Gökler Tanrısı, Yüceler Yücesi Tanrı Zeus tarafından bir gün tahtından indirileceğini biliyordu, bu nedenle de doğan tüm çocuklarını yutuyor, yeryüzüne doğmalarına izin vermiyordu.

Ancak Rhea eşi Kronos’a bir oyun oynadı, oğlu Zeus doğduğu zaman onu Kronos’un almasına izin vermedi, bir taş sardı beze ve onu yutturdu Kronos’a. Oğlu Zeus’u da Girit’e gönderdi. Zeus büyüdükten sonra kardeşlerini kurtarmak için geri döndü ve büyükannesinin yardımı ile beş kardeşini de babasının karnından çıkardı. Bu yeryüzünde büyük çok büyük bir savaşa neden oldu. Tanrılar Savaşı!

Korkunç bir ses yayıldı, uçsuz denize.

Büyük bir çığlık kopardı toprak.

Sarsılan geniş gök inledi.

Uzaklardaki Olympos sendeledi,

Ölümsüz tanrıların saldırısıyla,

Ve titreme kapladı kara Tartaros’u.

Yeryüzünde Kykloplar Zeus’a güçlü silahları ile yardım ettiler, şimşeği verdiler ona, depremleri verdiler. Gökgürültüsünün çığlığı Zeus’un silahıydı.. Ve Zeus yendi babasını!  İşte bu savaşta Titan Iapetos’un oğlu Premetheus’da Zeus’un yanında yer aldı. Zeus önüne gelen hiçbir canlıya acımıyor, kırıp geçiriyordu;

Acı zincirlere vurdu onları toprak altında.

Gök nasıl yüceyse topraktan, toprak altında

O kadar uzaktadır Tartaros.

Bir örs bırakılsa dokuz gün, dokuz gece düşer.

Onuncu gün değer toprağa gökten.

Dokuz gün, dokuz gece düşerek yine,

Varır sivri çitlerle çevrili Tartaros’a.

Parametheus’un kardeşi Atlas’ın da bu savaş sırasında omuzlarına ağır bir yük yüklendi;

Sırtında taşıyacaktı hep,

Ezici dünyanın zalim ağırlığını,

Göğün kemerini de.

Omuzlarındaki o büyük sütun,

Toprakla göğü ayıracaktı,

Kolay değildi bunların taşınması.

Atlas’ın görevi zordu, gökleri yeri ayırıyordu o. Bundan sonra “Gece” ile “Gündüz” sıra ile ortaya çıkacaktı. Biri dünyaya gittiğinde diğeri bekleyecekti kendi evinde.  Gündüz ışık getiriyordu yeryüzüne, o kadar önemliydi ki. Peki Gece? Onun da gündüzden farkı yoktu, önem açısından. Uyku vardı onun ellerinde. Yaşamın devamı için ikisi de elzemdi..

Yeryüzünde savaşı Zeus kazanmıştı, ancak yinede ortalık sütliman değildi. Çünkü yeni bir Titan doğmuştu yeryüzünden; Typhon;

Alevler saçan yüz başlı canavar,

Bütün tanrılara karşı ayaklanan.

Ölüm fırladı korkunç ağzı,

Gözleri ateşte parladı.

Fakat Zeus çok güçlüydü, Typhon onun dehşetini görmemişti. Şimşek Zeus’un silahıydı artık ve ondan kaçması imkânsızdı.

Uyumak bilmeyen şimşekle vurdu,

Alev soluklu yıldırımla.

Ateş, kalbine kadar işledi Typhon’un.

Bütün gücü yanıp kül oldu.

Şimdi Etna’nın orada yatıyor,

Deprenince kızıl ırmaklar çıkarıyor,

Yakıyor yemişlerle, çiçeklerle süslü,

Tarlalarını Sicilya’nın.

Typhon’un öfkesidir şimdi kaynayan,

Ateş püsküren soluklarıdır.

En sonunda Gökyüzü Tanrısı, Yüceler Yücesi Zeus kardeşleri ile bir olarak yeryüzünün yaratıklarını yenmiş ve onları yeraltının zindanlarına Tartaros’a kilitlemişti. Hakimiyet şüphesiz Zeus’undu artık..

İnsanın yaratılışı için artık yeryüzü sakin bir hale gelmiş, korkulacak, saklanılması gereken yaratıklar da yok olmuştu.

Yunan Mitolojisinde yeryüzünde varlıkların yaşadığı ülkeler vardı. İki denizle bölünmüştü Dünya; Karadeniz ve Akdeniz. Yeryüzünün çevresinde Okeonos akıyordu, buraya fırtınalar, rüzgârlar ulaşmıyordu. Kolay kolay Okeonos’tan karşıya geçmek mümkün olmazdı, burası ölümlü kişiler tarafından görülmesi çok zor olan bir yerdi, ama vardı, halk buna inanıyordu.

Yeryüzünde kuzeyde Hyperboreler‘in ülkesi vardı, burası barışın hüküm sürdüğü bir yerdi, kutlamalarda söylenen şarkıların nameleri etrafa yayılırdı, sıkıntılar, belalar, hastalıklar uğramazdı bu ülkeye.

Birde kutsal ölülerin ülkesi vardı Okeonos’un kıyısında. Batı rüzgarlarının estiği ve şarkıların seslerini taşıdığı bu ülkede, karın dondurucu soğuğu, yağmurun şiddetli yağışı yoktu. Burası ölülerin rahat ettiği bir ülkeydi. Yaşarken iyi olan insanların ruhlarının eviydi burası.

Yorgunluktan arınmış bir hayat verilmiştir onlara.

Artık ne toprağı, ne de suları denizin,

Güçlü elleriyle tedirgin etmeyecekler.

Doyurmayan yemek için çalışmak yok artık.

Gözyaşları olmayan bir hayat sürecekler.

O kutlu odalarda deniz meltemleri esecek,

Altın çiçekler açacak ağaçlarda,

Ve sularda, sularda da açacak.

Ve sonunda insanoğlunun yaratılma zamanı gelmişti. Yaşadıktan sonra ruhlarının gidecekleri yerler bile hazırlanmıştı. Peki kim yaratacaktı insanı?

Bazılarına göre, insanoğlunu yaratma görevini Tanrılar savaşı sırasında Zeus’un safında yer alan Titan Prometheus ve onun kardeşi Epimetheus üstlendi. Prometheus Tanrılar arasında öylesine akıllıydı ki onun üstüne yoktu, fakat kardeşi bir o kadar aptaldı.  Fikirleri kafasında sürekli değişir, doğru kararlar veremezdi. Bu nedenle insanoğlunun yaratılışında bir takım sorunlar çıktı.

Hayvanlara da birçok özellik verdi Epimetheus. Çevik olmak, korkusuzluk, acımasızlık, büyük güçler, uçabilmek, soğuktan koruyacak kürkler, kurnazlıklar hep onların oldu. Bunu yaptığına üzüldü tabii, insanoğlunu hayvanlardan üstün kılacak bir özellik olmalıydı. Prometheus düşündü ve insana ateşi vermeye karar verdi.  İşte bu insanoğlunu hayvan neslinden yüce kılacaktı.

Mitolojide bazı kişiler ise insanoğlunu Titan Prometheus ve kardeşinin yarattığı görüşünü benimsemediler. Tabii ki insan onların Yüce Tanrıları tarafından yaratılmalıydı.

Tanrılar zamanın akışı içinde çeşitli soylar var ettiler. Önce altın, sonra gümüş ve sonra da pirinç soyu geldi insanoğlunun. Altın soy acı nedir, üzüntü nedir bilmeden yaşayan ruhlardı, öldükleri zaman yeryüzündeki insanların koruyucuları görevini üstlenmişlerdi. Sonraki soy olan gümüş soyunda ise insanlar birbirleri ile savaşıyor, geçinemiyorlardı. Gerektiği kadar akılları yoktu, öldükleri zaman bir daha dünyaya gelmelerine izin verilmiyordu. Bir sonraki soy olan pirinç soyunda ise insanoğlu daha da aşağılara düştü. Kötülerin kötüsüydü onlar artık, savaşlar birbirini izliyor, ölüm her yerde kol geziyordu.

Bundan sonra Tanrılar yeni bir soy yaratmaya karar verdiler ve kendilerine benzer bir insanoğlu nesli geldi. Bunlar zamanımıza kadar gelen eserlerle anılan nesildi.. Bu son nesil olan demir soyu şu an dünyada var olan insanoğlu soyuydu ve Mitoloji’ye göre yaratılmış soyun en kötüsüydü. Zaman en kötü zamana doğru akıyordu. Gittikçe insanoğlu daha zalim, daha gaddar olacak, yaptıkları kötülüklerden en ufak bir sıkıntı bile duymayacaklardı. Kendi sonlarını hazırlıyorlardı bilmeden. Yüceler Yücesi Tanrı Zeus onları yok edecekti.

Mitolojik öykülerde insanın yaratılışı nasıl anlatılırsa anlatılsın ortak bir nokta vardı; hep erkek vardı yeryüzünde. Peki kadın nasıl yaratılmıştı, onun hikayesi neydi?

Günümüze gelen destanlara göre Zeus Prometheus arasında bir savaş başlamıştı. Tanrıların Savaşında Prometheus Zeus’un ordusunda yer aldıysa da, insana ateşi vermesi çok kızdırmıştı Zeus’u. Nefret ediyordu Prometheus’dan! Bu nedenle Zeus erkeklerin karşısına kadın neslini yarattı.

Prometheus da Zeus’a oyun oynamaktan geri durmuyordu. Bir öküzü keserek güzel etli kısımları bir yere, kemikli kısımları ise üstüne yağları koyarak bir yere koydu ve Zeus’a sundu. Yüce Tanrı Zeus farkında olmadan kemik yığınını seçti, bundan sonra insanoğlu avladıkları hayvanların iyi yerlerini kendilerine, kötü yerlerini, kemik torbalarını ise Tanrılara adamaya başladılar.

Yüce Tanrı Zeus bunun altında kalmadı tabii. Prometheus’a olan kininden oldukça tatlı bir kız yarattı, öylesine güzeldi ki… Onun adı Pandora’ydı, “herkesin armağanı” anlamına geliyordu adı. Zeus onu erkeklerin düşmanı olarak yaratmıştı, yeryüzüne indiği andan itibaren erkekler kadınlar arasındaki şavaş hiç dinmedi.

Pandora yaratılışı gereği çok meraklıydı! İnsanoğlunun başına da bu merakından dolayı sıkıntılar gelecekti. Tanrılar tüm kötülükleri, hastalıkları, belaları Pandora’nın sandığının içine sakladılar. Bu sandık açılmadığı takdirde bir kötülük inmeyecekti yeryüzüne. Fakat bir kadın meraktan uzak durabilir miydi? Kendini engelleyebilir miydi? Bu sandığın içinde bu kadar önemli ne olabilirdi, bu mutlaka öğrenilmesi gereken bir sırdı.

Parametheus kendisi kadar akıllı olmayan kardeşi Epimetheus’u baştan uyardı. Zeus kurnazca bir plan yapabilir onu kandırabilirdi. Bu nedenle ondan gelen hiç bir şeyi kabul etmemesini istedi kardeşinden. Zeus Pandora’yı kutusu ile birlikte Epimetheus’a gönderdi. Güzeller güzeli tatlı Pandora’ya kim karşı koyamayacağını biliyordu. Ve tabii ki olanlar oldu. Bu durumun neticesini gördü tüm insanlık. Pandora kutuyu açar açmaz Tanrıların içine kapadığı tüm melanetler yeryüzüne yayıldı. Artık son pişmanlık fayda etmezdi..

Ancak insanoğlu yine de tutunacak bir dal buldu yeryüzünde, tek bir his onu kurtaracaktı. Bu da “umut” tu. Başına her ne gelirse gelsin umut ışığı hiç sönmedi insanın içinde. Bütün korkularını bununla yendi, yenildiğinde de bu duygu onu ayağa kaldırdı ve tekrar tekrar yaşama bağladı.

Zeus’un Prometheus’a kini devam ediyordu. Elbette onu cezalandırması gerekiyordu. Parametheus’u Kafkaslarda bir kayaya bağladı, asla açamayacağı zincirlerle boyunduruk altına aldı. Tutsak oldu Prometheus!

Dayanılmaz armağan durmadan öğütecek seni.

Seni kurtaracak kişi daha doğmadı.

Tuttuğun yollara karşı bunu biçiyorsun.

Sen bir Tanrı’ydın, korkmadın Tanrı’nın öfkesinden,

Zamansız bir onur sundun bütün ölümlülere.

Onun için mutsuz kayayı bekleyeceksin,

Dinlenmeyeceksin, uyumayacaksın artık,

Sözlerin inilti olacak, ağıt olacak kelimelerin.

Bu savaş nereye kadar böyle sürecekti. Zeus Prometheus’dan ne istiyordu acaba? Bu kadar büyük bir kinin başka sebepleri var mıydı?

Evet vardı. Yüce Tanrı Zeus bile tahtından indirilecekti bir gün. Ve onun yerine geçecek Tanrıyı doğuracak anayı sadece Prometheus biliyordu. Bu çok ama çok önemli bir bilgiydi Zeus için! Haberci Tanrı Hermes’yi görevlendirdi Yüce Zeus, ağzından bilgi alması için Prometheus’tan. Ne ser verdi ne sır Prometheus! Direndikçe direndi, başına gelecekleri söylese de Hermes, ağzından tek kelime bile alamadı.

Kanla kızıllanmış bir kartal gelecek,

Çağrısız bir konuk gibi çökecek şölene.

Gün boyu gövdeni parçalayıp,

Kararmış ciğerini yiyecek öfkeyle.

Prometheus konuşmuyordu, haksız bir saldırı altındaydı, kendisine buna yapmamalıydı Zeus. Tanrılar savaşında onun yanında yer almıştı ne de olsa.

Beni konuşturacak güç yoktur.

Parıldayan şimşeğini fırlatsın Zeus,

Beyaz kanatlarıyla karın,

Yıldırımla, depreme,

Yaksın bu dünyayı.

Söylemem; benim düşüncemi değiştiremez.

Bir zaman sonra serbest bıraktı Prometheus’u Zeus. Nedeni bilinmiyor. Kimileri Khiron’un onun yerine acı çekmeyi kabul ettiğinine, Kimileri ise Herakles’un kartalı öldürdüğüne ve Prometheus’u tutsaklıktan kurtardığına inandı.

Bilinen tek bir şey vardı ki Prometheus sonuna kadar direndi Yüce Tanrı Zeus’a!  Asla başını eğmedi, asla konuşmadı. Bu nedenle Mitolojide isyanın sembolü oldu. Saygı ve hürmet duyuldu bu nedenle ona…

Bir diğer yaratılış öyküsüne gelince;

İnsan soyu taştan gelmişti ve zaman içinde o kadar kötü o kadar kötü insanlar yeryüzünü kapladı ki Tanrı Zeus onların kökünü kurutmaya karar verdi.  Kardeşi Poseidon Denizler Tanrısının yardımı ile büyük bir tufan oldu. Her yer yerle birdi artık.  İşte bundan sonra Parnossas kıyılarına bir sandık vurdu ve bunun içinden iki insan çıktı yeryüzüne. Bunlar Prometheus’u oğlu Deukalion ve kardeşi Epimetheus ile Pandora’nın kızı Pyrrha. Prometheus insan soyunu aklı ile kurtarmıştı! kendi oğlu ile karısını kutunun içine saklamış ve tufandan sağ salim çıkmalarını sağlamıştı.

Bu iki insanın yaşaması Yine Yüce Tanrı Zeus’un izni ile oldu. Çünkü Zeus onları seviyordu. Onay verdi hayatlarını devam ettirmelerine. Sadece tek bir şey istedi onlardan! Annelerinin kemiklerini arkalarına atmalarını. Bunu duyunca çok korktular, yapamayacaklarını düşündüler. Fakat ansızın anladılar ki anneleri Toprak anaydı ve kemikleri de yeryüzünün taşlarıydı. Taşları arkalarına atarak yürümeye başladılar.

Ve her taş yere değdikçe bir insan, sonra bir insan ve biri daha yaratıldı. Nihayet insan nesli kurtulmuştu. Hayat devam ediyordu…

Web sitesindeki tüm bilgi ve resimlerin her hakkı saklıdır, kopyalanamaz, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.